Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçu ve Cezası (TCK 104)

Reşit olmayanla cinsel ilişki suçu, TCK’nın İkinci Kitabının “Kişilere Karşı İşlenen Suçlar” başlıklı İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” başlığı altında TCK’nın 104. maddesinde düzenlenmiştir. TCK’nın 104. maddesinde yer alan düzenleme şöyledir:

“(1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (İptal: AYM’nin 23/11/2005 tarihli ve E: 2005/103, K: 2005/89 sayılı kararı ile; Yeniden düzenleme: 18/6/2014-6545/60 m.) Suçun mağdur ile arasında evlenme yasağı bulunan kişi tarafından işlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) (Ek: 18/6/2014-6545/60 m.) Suçun, evlat edineceği çocuğun evlat edinme öncesi bakımını üstlenen veya koruyucu aile ilişkisi çerçevesinde koruma, bakım ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişi tarafından işlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın ikinci fıkraya göre cezaya hükmolunur.”

Öncelikle, rızaya dayalı olan cinsel ilişki suç tipinin varlığının kendisi tartışmalı bir konudur. Suçun tanımlanma şekli, öngörülen cezanın ağırlığı, mağdurun ve failin nitelikleri gibi konularda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Suçun kanunlaştırılmasına karşı çıkanlar böyle bir suç ihdas edilmesinin gençlerin cinsel özgürlük alanına müdahale anlamına gelebileceğini, karşılıklı rızaya dayalı ilişkilerin cezalandırılmasının isabetli olmayacağını dile getirmişlerdir. Suç tanımını destekleyen kesimler ise, çocukların cinsel istismara karşı korunması gereğine işaret etmiş, rızanın varlığının her zaman net bir biçimde belirlenemeyebileceğini vurgulamışlardır.

Tüm bu görüş ayrılıkları ve tartışmalara rağmen, sonuç itibariyle reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun TCK sistematiğine dâhil edilmesinde, kuşkusuz çocuğun üstün yararı ilkesi temel belirleyici unsur olmuştur. Kanun koyucu, henüz reşit olmamış çocukların cinsel ilişkiye girme hususundaki iradelerinin her zaman sağlıklı bir temele dayanmayabileceği, bu nedenle özel korumaya ihtiyaç duyabilecekleri düşüncesinden hareket ederek; söz konusu fiili suç olarak tanımlamayı uygun bulmuş ve onlara yönelen cinsel eylemlerin bir karşılığının olmasını ve eylemin cezasız kalmamasını temin etmek istemiştir. 

Reşit Olmayanla Cinsel İlişki Suçunun Şartları Nelerdir?

Suçun maddi unsurları, pozitif ve negatif unsurlar olarak iki ana kategoriye ayrılır. Pozitif unsurlar, suçun oluşması için mutlaka bulunması gereken öğelerdir. Bunlar arasında failin davranışı, kanunun öngördüğü durumlarda ortaya çıkan sonuç ve bu ikisi arasındaki nedensellik bağı yer alır. Negatif unsurlar ise, suçun oluşması için bulunmaması gereken öğelerdir. Bunlar, hukuka uygunluk nedenleri olarak da bilinir. 

Suçun maddi unsuru, failin dış dünyada gözlemlenebilen davranışını ifade eder. Ceza hukukunun temelini oluşturan unsurlardan biri olan “davranış”, bir suçun varlığından söz edebilmek için olmazsa olmaz bir öğedir. Bu davranış, yapma (hareket) veya yapmama (ihmal) biçiminde ortaya çıkabilir. Yapma biçimindeki davranışlar, aktif bir hareketi gerektirir ve bunlar “hareket suçları” olarak adlandırılır. 

Birçok suç açısından hareketin gerçekleştirilmesiyle suç tamamlanmaktadır. Bu suçlar, “sırf hareket suçları”dır. Suçların sınıflandırılması konusunda “sırf hareket suçları”, netice odaklı bir kategorizasyon içinde ele alınmaktadır. Ancak, “netice” kavramının tam olarak neyi ifade ettiği konusunda TCK’da net bir tanım veya açıklayıcı bir ifade bulunmamaktadır. Bu belirsizlik, doktrinde farklı yorumların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 

Suçun oluşumunda netice, failin hareketi veya ihmalinden kaynaklanan bir olaydır. Ancak, insan davranışının tüm sonuçları hukuki açıdan dikkate alınmaz; yalnızca belirli sonuçlar hukuk düzeninin ilgisini çeker. Bu bağlamda sonuç kavramı, insan eyleminin fiziksel dünyada meydana getirdiği ve hukuk düzeninin cezai müeyyideler öngörerek önem atfettiği somut bir dönüşümü ifade eder. Bu dönüşümün belirli bir kişiye atfedilebilmesi için, söz konusu dönüşümün o bireyin eyleminden kaynaklı olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, netice ile failin davranışı arasında bir nedensellik bağı bulunmalıdır. Ancak, sırf hareket suçlarında, suçun tamamlanması için maddi bir netice ve nedensellik bağı aranmaz. Bu tür suçlarda, failin gerçekleştirdiği hareket, suçun oluşumu için yeterlidir.

“Reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunun hareket unsuru “cinsel ilişkidir”. Suçun oluşması için failin 15-18 yaş aralığındaki mağdurla, “cebir, hile veya tehdit” kullanmaksızın rızası dâhilinde cinsel ilişkiye girmesi gerekmektedir. Dolayısıyla mağdurun rızası, bu suç tipinin maddi unsurunun gerçekleşmesi için bir ön şart niteliğindedir. 

Ceza hukukunda manevi unsur, failin gerçekleştirdiği eylem ile fail arasındaki manevi bağı temsil eder. Bu bağın tesisi, bir davranışın hukuki anlamda fiil olarak nitelendirilmesi için gereklidir. Söz konusu manevi bağ kurulmadığı takdirde, ortaya konulan davranış fiil vasfını kazanamaz ve dolayısıyla bir suçun varlığından bahsedilemez. Ceza hukukunda suçun manevi unsuru, kast ve taksir olmak üzere iki temel kategoriye ayrılmaktadır. Bu iki kavram, failin zihinsel durumunu ve eyleminin sonuçlarına yönelik öngörüsünü yansıtır. 

Kast kavramı, failin gerçekleştirdiği suçun maddi unsurları ile fail arasındaki bilinçli ve iradi bağlantıyı temsil eder. Bu bağlamda, suçun kanuni tanımında belirtilen maddi unsurların fail tarafından bilinçli bir şekilde algılanması ve bu unsurların gerçekleştirilmesine yönelik iradi bir karar alınması, kastın oluşumu için temel şarttır. Kastın varlığı için failin, eylemin hukuki niteliğini ve potansiyel sonuçlarını öngörerek hareket etmesi zorunludur. Bu bilinç ve irade birlikteliği, ceza sorumluluğunun belirlenmesinde ve suçun nitelendirilmesinde belirleyici rol oynar.

“Reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunun manevi unsuru kasttır. Fail tarafından, 15-18 yaş grubunda bir çocukla cinsel ilişkiye girileceğinin bilinmesi ve bu durumun istenmesi suçun tamamlanması açısından yeterli görülmektedir. Bu suçun oluşabilmesi için failin genel kastının varlığı yeterli olup, herhangi bir özel kasta gerek duyulmamaktadır. 

Olası kastla bu suçun gerçekleştirilmesi olanaklı değildir. Çünkü failin, cinsel ilişkiye girme fiilini doğrudan arzu etmesi ve kastetmesi gerekmektedir. Olası kast durumunda, failin bu fiili doğrudan istememesi nedeniyle suçun oluşmayacağı kabul edilmektedir. Bu suç ancak kasten işlenebilen bir suç tipidir ve taksirle gerçekleştirilmesi de olanaklı değildir. 

Mağdurun 15- 18 yaş arasında olması suçun yasal tanımında belirtilen esaslı bir öğedir. Bu bağlamda, failin bu yaş grubuna dâhil bir çocukla cinsel ilişkide bulunacağını bilmesi ve bu eylemi gerçekleştirme iradesine sahip olması gerekmektedir. Fail, mağdurun yaşı konusunda bir hataya düşmüş ise, bu durum TCK’nın 30/1. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir. Hata konusu üzerinde ayrıca durulacaktır.

reşit olmayanla cinsel ilişki suçu ve cezası tck 104

  • Mağdurun Yaş Grubu (15-18 Yaş Aralığı)

Suçun mağduru, cinsel ilişkinin meydana geldiği tarihte 15-18 yaş aralığında ve gerçekleşen eylemin anlam ve sonuçlarını idrak edebilecek durumda olan çocuktur. 

Mahkeme hükmü veya evlenmeyle ergin statüsüne kavuşmuş bir bireyin, bu suç nedeniyle mağdur sıfatı kazanıp kazanamayacağı doktrinde tartışmalı bir meseledir. Madde başlığında “reşit olmayanla cinsel ilişki” ifadesine yer verilirken, içerik kısmında “on beş yaşından büyük çocuk” ibaresi kullanılmasının ortaya çıkardığı çelişki nedeniyle gündeme gelen sorun mahkeme hükmü veya evlenmeyle kanunen ergin sayılan çocuklara karşı bu suçun işlenip işlenemeyeceği hususudur. 

Kişinin 18 yaş öncesinde mahkeme hükmü ya da evlilik yoluyla hukuki olgunluk statüsüne erişebileceği bilinmektedir. Böyle bir durumda, mağdurun fiilî yaşı dikkate alındığında suçun mağduru olarak değerlendirilmesine yol açacaktır. Öte yandan, kişinin mahkeme kararı ya da evlenme sebebiyle ergin ilan edilmiş olduğu hususu göz önüne alındığında ise artık reşit kabul edilmektedir ve dolayısıyla bu suçun mağduru olamayacaktır. 

Kanun koyucu, bu suç bakımından mağdurun yaşını spesifik olarak 15-18 yaş aralığı olarak belirlemiştir. Dolayısıyla uygulamada, mağdurun gerçek yaşının doğru bir şekilde tespit edilmesi, hukuki ve adli sürecin sağlıklı işleyebilmesi açısından önemlidir. 

Bu bağlamda ilk başvurulacak kaynak, mağdurun onaylı nüfus kayıtlarıdır. Ancak bazen mağdurun nüfus kayıtlarındaki yaşına itiraz edilebilmekte veya mahkemece mağdurun kayıtlardaki yaşı ile gerçek yaşı arasında bir uyumsuzluk olduğuna kanaat getirilebilmektedir. İşte bu gibi durumlarda, gerçek yaşın tespiti adına detaylı bir araştırma süreci devreye girmektedir. 

Öncelikle mağdurun fiziksel görünümü ile kimliğindeki yaş arasında bir uyumsuzluk veya bu yönde bir iddia ya da okuduğu okulda bulunduğu sınıf itibariyle yaşının büyük olma olasılığı varsa; nüfus, hastane ve okul kayıtları incelenmelidir. Eğer mağdur bir sağlık kurumunda dünyaya gelmişse ve hastane kayıtlarıyla ilgili herhangi bir şüphe bulunmuyorsa, kimlik yaşı esas alınmalıdır. Fakat mağdurun sağlık kurumunda doğmadığı anlaşılırsa, tam teşekküllü bir hastanede kemik ve diğer gelişim unsurları değerlendirilerek yaş tespiti yapılmalıdır. Hatta gerekli görülürse, Adli Tıp Kurumu’ndan kemik yaşına dair mütalaa istenebilir.

  • Rızanın Varlığı ve Geçerliliği

TCK’da hukuka uygunluk nedenlerinden birisi olarak düzenlenen ilgilinin rızası Kanunun 26/2. maddesinde “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu madde, bireylerin kendi hakları üzerindeki tasarruf yetkisini tanımakla birlikte, bu yetkinin kapsamını ve sınırlarını da belirlemektedir. 

Bu bağlamda bireyler, yalnızca tam tasarruf yetkisine sahip oldukları hukuki değerler üzerindeki yasal korumadan feragat edebilirler. Genel kanı, kişinin maddi varlıkları, mahremiyeti, özgürlüğü, cinsel tercihleri ve itibarı gibi alanlardaki hukuki korumadan vazgeçme hakkına sahip olduğu yönündedir. Ancak bu feragat süreci, mevcut hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içerisinde gerçekleşmelidir. Yani birey, bu hukuki değerlerle ilgili korumadan vazgeçerken dahi, hukukun temel ilkelerine ve kurallara uymakla yükümlüdür.

Bu ilkeler doğrultusunda, bireyin üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabileceği bir hakka ilişkin eyleme rıza göstermesi durumunda, söz konusu fiilin hukuka uygunluğu daha en başından itibaren kabul edilmektedir. Diğer bir deyişle, bireyin hür iradesiyle ve özgür şekilde rıza gösterdiği bir konuda, hukukun müdahale alanı sınırlıdır. Ancak, bu rızanın hukuken geçerli olabilmesi için belirli koşulların sağlanması gerekmektedir. 

Öncelikle, hukuken kabul edilebilir bir rıza gösterebilmek için, bir kişinin mutlak olarak üzerinde tasarrufta bulunabileceği bir hakkın varlığı şarttır. Bununla birlikte rızayı açıklamaya ehil olan kişinin söz konusu fiilin esasını, amacını, boyutlarını idrak edebilecek, muhtemel risk ve külfetlerini ölçüp biçebilecek, ortaya çıkacak fayda ve zararları değerlendirebilecek seviyede olması gerekir. Nihai kriter, ilgili bireyin istisnai hal ve şartlarda, spesifik fiili tam anlamıyla kavrama ve rızasını bu bilgilenme üzerine tesis etme yeterliliğine sahip olup olmadığıdır. Rıza gösterme ehliyetinin varlığı, fiilin kapsam ve neticelerini kavrayabilme kudretine bağlıdır.

Bu temel şartların yanı sıra, öncelikle, rızanın açık bir şekilde ifade edilmesi esastır. Rıza beyanı, fiil gerçekleşmeden önce ya da fiil esnasında ifade edilmelidir. Aksi takdirde, eylem tamamlandıktan sonra belirtilen rıza, fiilin suç teşkil etmesine engel olmaz. Ayrıca rıza, eylem boyunca geri alınmamış olmalıdır. Diğer bir deyişle rıza, sadece eylemin gerçekleşme anında değil, başından sonuna dek var olmalıdır. Mağdur tarafından herhangi bir anda geri çekilmemelidir. Zira mağdurun iradesini değiştirmesi her zaman mümkündür.

Bu genel ilkeler ışığında, ceza hukukunda rızanın suça etkisi incelenirken, suçun yasal tanımı da dikkate alınmalıdır. Bazı suçlarda, rızanın yokluğu açıkça bir unsur olarak belirtilmiş olabilir. Diğer durumlarda ise, suç tanımında açıkça yer almasa da yorum yoluyla fiilin hukuki değer sahibinin rızası olmadan gerçekleştirilmesi gerektiği sonucuna varılabilir. Bu tür suçlarda, rızanın varlığı fiilin suç tipine uygunluğunu engeller. Diğer bazı suç türlerinde ise rıza, fiilin hukuka aykırılığını ortadan kaldıran bir etki gösterir. Ceza kanunlarında bazı suçların oluşabilmesi için, eylemin hukuki değer sahibinin rızasıyla gerçekleştirilmiş olması şartı aranır. Bu durumda rıza, suçun tanımına uygunluk için gerekli bir unsurdur. 

Rıza kavramının bu karmaşık yapısı, özellikle cinsel özgürlük bağlamında daha da büyük önem kazanır. Cinsel özgürlük, bireyin üzerinde tam kontrol sahibi olduğu hukuki değerlerden biridir ve ceza hukuku kapsamında özel bir koruma altındadır. Kişi, cinsel yaşamı ve tercihleri konusunda özgürce karar verme hakkına sahiptir. Bu hak, her bireyin kendi cinsel kimliğini ifade etme, cinsel tercihlerini belirleme ve cinselliğini istediği şekilde yaşama özgürlüğünü kapsar. Bununla birlikte, cinsel özgürlüğün kullanımı, başkalarının haklarını ihlal etmemek ve toplumsal normlara uygun davranmak gibi bazı sınırlamalara tabi olabilir. Bu sınırlamalar, genel olarak toplumsal düzenin korunması ve diğer bireylerin haklarının gözetilmesi amacıyla uygulanır.

Ancak, cinsel özgürlük ve rıza konusunda özellikle dikkat edilmesi gereken bir grup vardır: Çocuklar. Gelişim evrelerinin getirdiği fiziksel ve zihinsel farklılıklar nedeniyle çocuklar, yetişkinlerden ayrı bir kategoride ele alınmalıdırlar. Özellikle cinsel rıza gibi hassas bir meselede, çocukların algı ve karar verme kapasiteleri erişkinlerinkinden oldukça farklıdır. Bu sebeple, rıza gösterme ehliyeti hususunda çocuklara özel bir yaklaşım benimsenmeli, gelişim dönemlerinin özellikleri gözetilmelidir. Zira ne denli “rıza” göstermiş olurlarsa olsunlar, yaşlarının getirdiği olgunluk seviyesiyle bu rızanın tam manasıyla bilinçli ve özgür bir tercihin ürünü olduğunu ileri sürmek güçtür. Cinsel yönden daha savunmasız konumda bulunan çocuklar için yetişkinlerden farklı kıstaslar belirlemek, adaletin tesis edilmesi açısından vazgeçilmezdir.

Çocuklar, henüz gelişimlerini tamamlayamamış olmalarından ötürü cinsel özgürlükleri konusunda mutlak tasarruf ehliyetine sahip değildirler. Bu realiteden hareketle, 15 yaş altındaki çocuklar yönünden her türlü cinsel nitelikli eyleme rıza gösterilmesi geçersiz kabul edilmektedir. 15-18 yaş aralığındaki çocuklar için ise yalnızca cinsel ilişkiyi meydana getiren davranışlara rıza gösteremeyecekleri kabul edilmektedir. Bu ayrım, çocukların gelişim evrelerine ve anlama kapasitelerine uygun bir koruma sağlamayı amaçlamaktadır. 

Bu bağlamda, “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçu özel bir önem taşımaktadır. Bu suçta mağdurun rızası, suçun kurucu unsurlarından biri olarak kabul edilmekte olup, hukuka uygunluk nedeni olarak değerlendirilmemektedir. Bu suçun oluşabilmesi için, 15-18 yaş grubundaki çocuğun cinsel ilişkiye rıza göstermesi gerekmektedir. Eğer mağdurun rızası yoksa veya rızası cebir, tehdit ya da hile gibi iradeyi sakatlayan bir nedenle elde edilmişse, artık reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan değil, koşulları varsa çocukların cinsel istismarı suçundan bahsedilecektir.

15-18 yaş grubundaki çocuklar için hukuki yaklaşım daha farklıdır. Bu yaş grubundaki çocuklar, cinsel ilişki niteliğindeki eylemler haricindeki cinsel faaliyetlere rıza gösterdiklerinde, bu onayları hukuka uygun kabul edilmektedir. Ancak eylem cinsel ilişkiye vardığında, mağdurun rızası suçun nitelendirilmesinde bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Bu durumda fiil, reşit olmayanla cinsel ilişki suçu kapsamında ele alınmakta ve şikâyete tabi suçlardan biri haline gelmektedir. Dolayısıyla mağdurun bilinçli ve açık rızası aranmaktadır. Söz konusu yaş aralığındaki bireyin, cinsel ilişkinin manasını kavrayabilecek olgunlukta olması ve bunu tereddütsüz bir şekilde onaylaması gerekmektedir.

Yargıtay, mağdurun cinsel ilişkiye rıza gösterip göstermediğini tayin hususunda çeşitli emarelere başvurmaktadır. Mağdurun açık beyanları, fiile maruz kaldığı dönemde faille olan ilişki ve iletişim durumu, yardım talebinde bulunup bulunmaması, imkânı varken bulunduğu yerden ayrılmaya çalışıp çalışmaması gibi haller bu bağlamda değerlendirilmektedir. Bununla birlikte bir kısım olaylarda, özünde rızai bir cinsel ilişki söz konusu olmakla beraber, mağdurun çevresiyle olan ilişkisinin bozulmaması amacıyla cinsel ilişkinin cebren icra edilmiş olduğu izlenimi vermeye çalıştığı müşahede edilmektedir. Bu türden ihtilaflı vakalarda ise tıbbi raporlar, beyanlar ve diğer yan deliller değerlendirilerek fiilin “cinsel istismar” ya da “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunu teşkil edip etmediği tayin edilmelidir.

  • Şikayet Unsuru: Bu Suç Şikayete Tabi midir?

Reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun basit şeklinin soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Nitelikli hallerinin soruşturulması ve kovuşturulması için şikâyet şartı aranmamakta, resen yapılmaktadır. 

TCK’nın 73. maddesi uyarınca suç nedeniyle mağdur olan kişinin, suçu ve failini öğrendiği tarihten başlamak üzere 6 ay içinde şikâyette bulunması şarttır. Söz konusu şikâyet süresi, hak düşürücü mahiyette olup, bu sürenin geçmesiyle şikâyet hakkı sona ermektedir.

Genel olarak, ceza muhakemesi hukukunda şikâyet hakkı, suçtan doğrudan zarar gören kişiye, yani mağdura aittir. Ancak, mağdurun çocuk olması durumunda, bu hakkın kullanımı bakımından bazı özel düzenlemeler söz konusu olabilmektedir. Mağdurun çocuk olduğu bu suç tipinde de şikâyet hakkının kimin tarafından kullanılacağının belirlenmesi önem taşımaktadır. 

Şikâyet hakkının sahibinin kim olduğu hususu, reşit olmayanla cinsel ilişki bakımından kanun metninde açık bir şekilde belirtilmediği için tartışmalıdır. Suçun mağduru, 15-18 yaş aralığında olup kendisine karşı gerçekleştirilen fiilin mahiyetini idrak edebilecek olgunlukta bir çocuk olabileceğinden, şikâyet hakkını bizzat kullanabilecekleri ve bu konuda yasal temsilcilerinin onayına ihtiyaç duymayacakları benimsenmelidir.

Bununla birlikte suçun, TCK’nın “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” içerisinde, “Kişilere Karşı Suçlar” arasında düzenlendiği dikkate alındığında şikâyet hakkının yalnızca mağdura tanınması, yasal temsilcilerin bu hakka sahip olmaması gerektiği sonucuna varılmalıdır. Şikâyet hakkı, kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olup, ailenin söz konusu suç özelinde şikâyet hakkına sahip olduğunun kabulü hem kanuni düzenlenmenin amacına aykırı olacaktır hem de münhasıran mağdurun şahsına ait bir hakkın ortadan kaldırılmasına sebebiyet verecektir.

Yargıtay uygulamasında da şikâyet hakkının 15 yaşını tamamlamış olan mağdura ait olduğu kabul edilmektedir.

TCK 104 Ceza Miktarı ve Artırım Nedenleri

TCK’nın 104/1 maddesi uyarınca suçun temel şeklinin yaptırımı, 2 yıldan 5 yıla kadar hürriyeti bağlayıcı hapis cezası olarak belirlenmiştir. Buna karşılık, aynı maddenin 2. ve 3. fıkralarında suçun nitelikli hallerinin yaptırımı, 10 yıldan 15 yıla kadar hürriyeti bağlayıcı hapis cezası olarak belirlenmiştir. 

  • Evlenme Yasağı Olan Kişi (10-15 Yıl)

TCK’nın 104. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen hükme göre, fail ile mağdur arasında evlenme engeli bulunması durumunda, suçun temel şekline nazaran daha ağır müeyyide uygulanması öngörülmüştür. Kanun koyucu, fail ve mağdur arasındaki ilişkinin mahiyetini göz önünde bulundurarak, belirli yakınlık derecelerini cezada artırım nedeni olarak kabul etmiştir.

Kanunun ilk halinde olmayan bu nitelikli durum, 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’la 104. maddenin ikinci fıkrası olarak TCK’ya eklenmiş olup; “Suçun mağdur ile arasında evlenme yasağı bulunan kişi tarafından işlenmesi halinde, şikâyet aranmaksızın, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.” şeklindedir. 

Evlenme engelleri, TMK’nın 129. maddesi hükümleri doğrultusunda tayin edilecektir. Ancak konumuzu ilgilendiren kısım düzenlemede açıklanan hısımlık olup, 129. maddede sayılan diğer evlenme engelleri anlaşılmamalıdır.

TCK’nın 104. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen nitelikli halin meydana gelmesi durumunda, suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olmayacak, resen gerçekleştirilecektir. Bu hüküm, suçun ağırlığını ve kamu düzenini ihlal eden niteliğini dikkate alarak, suçun takibini mağdurun iradesinden bağımsız hale getirmektedir.

  • Koruyucu Aile veya Evlat Edinme İlişkisi (Ağırlaştırıcı)

Kanunun ilk halinde bulunmayan bu nitelikli durum, 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunla 104. maddenin üçüncü fıkrası olarak TCK’ya eklenmiş olup; “Suçun, evlat edineceği çocuğun evlat edinme öncesi bakımını üstlenen veya koruyucu aile ilişkisi çerçevesinde koruma, bakım ve gözetim yükümlülüğü bulunan kişi tarafından işlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın ikinci fıkraya göre cezaya hükmolunur.” şeklindedir. 

Bu düzenleme, çocuğun güven ve bakım ilişkisi içinde olduğu kişiler tarafından suistimal edilmesinin daha ağır bir suç teşkil ettiğini vurgulamaktadır. Kanun koyucu, çocuğa karşı özel yükümlülükleri bulunan kişilerin suçun faili olması halinde, cezanın artırılmasını öngörerek, bu kişilerin sorumluluğunu ön plana çıkarmıştır. 

Bahsi geçen maddede, iki ayrı nitelikli durum düzenlenmiştir. İlk durum, suçun evlat edinilecek çocuğun evlat edinme öncesinde bakımını üstlenen kişi tarafından işlenmesidir. Ancak evlat edinme ilişkisi resmen tamamlanmışsa, artık TCK’nın 104. maddesinin 2. fıkrasında hüküm altına alınan nitelikli hal gündeme gelecektir. Diğer durum ise, suçun koruyucu aile ilişkisi kapsamında koruma, bakım ve gözetim yükümlülüğü olan kişi tarafından işlenmesidir.

Evlat edinme ilişkisinin tesisi, TMK’nın 305. ve müteakip maddelerinde düzenlenmiştir. TMK’nın 305. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, küçüğün evlat edinilmesi, evlat edinecek kişi tarafından 1 yıl müddetle bakılmış ve eğitilmiş olması şartına bağlanmıştır. Bu itibarla, TCK’nın 104. maddesinin 3. fıkrasında öngörülen suç, ancak evlat edinecek kişi bakımından bu bir yıllık süre zarfında işlenebilir. Evlat edinme kararı kesinleştikten sonra yukarıda açıklandığı üzere artık TCK’nın 104/2. maddesi uygulama alanı bulacaktır.

TMK’nın 347/1. maddesinde, hangi hallerde çocuğun koruyucu aile yanına yerleştirilebileceği açıklanmıştır. Ayrıca ÇKK’nın 5/1-c bendi uyarınca, koruyucu ailelere bakım tedbiri yerine getirilirken görev verilmesi mümkündür. TCK’nın 104/3. maddesinde belirtilen koruyucu aile ilişkisinin, koruyucu aile olmadan önce çocukla birlikte geçirilen uyum sürecini kapsadığı da anlaşılmalıdır. 

TCK’nın 104. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen durumun meydana gelmesi halinde, suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete tabi olmayacak, resen gerçekleştirilecektir. Bu hüküm, suçun ağırlığını ve kamu düzenini ihlal eden niteliğini dikkate alarak, suçun takibini mağdurun iradesinden bağımsız hale getirmektedir.

  • Hata Halleri (ÇOK ÖNEMLİ)

Ceza hukukunda hata, bireyin dış dünyadaki bir olguyu gerçeğe aykırı biçimde algılamasına veya değerlendirmesine yol açan zihinsel bir durumu tanımlar. Hata, kavramsal düzlemde bilmeme olgusundan farklılık gösterir. Bilmeme, belirli bir konuda bilgi noksanlığı veya yokluğunu temsil ederek negatif bir nitelik taşırken, hata yanlış bir bilgiye dayanır ve spesifik bir kanaati içerir; bu yönüyle pozitif bir özellik sergiler. Her hata durumu, kaçınılmaz olarak bazı bilgi eksikliklerini bünyesinde barındırır; zira bu olmaksızın hatanın varlığını izah etmek olanaksızdır. Buna karşın, hata içermeyen bir bilmeme hali de mümkündür. 

Failin zihninde tasarladığı ve gerçekleştirmeyi amaçladığı eylem ile fiilen meydana gelen durum arasında bir farklılık olduğunda, hata durumu ortaya çıkar. Bu bağlamda, failin niyetlendiği sonuç ile gerçekleşen sonuç arasındaki tutarsızlık, hatanın varlığına işaret eder. 

Ceza hukukunda hata kavramı iki temel kategoride ele alınmıştır. Bunlar fiilî hata ve hukuki hatadır. Bu ayrım, hatanın niteliğini ve ceza sorumluluğuna etkisini sistematik bir şekilde inceleme amacı taşır. 

Hukuki hata, failin bir eylemin suç teşkil edip etmediğine dair değerlendirmesine ilişkin hatadır. Bu durumda fail, gerçekleştirdiği fiilin hukuki niteliği konusunda yanılgıya düşer. Bu bağlamda, fail eylemi bilinçli olarak gerçekleştirmekte, ancak bu eylemi yasaklayan hukuki düzenlemenin mevcut olmadığını veya farklı bir anlam taşıdığını zannetmektedir. TCK’nın 4. maddesi, “ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” hükmünü içermektedir. Bu hüküm, hukuki hatanın ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran veya azaltan bir faktör olarak kabul edilmediğini göstermektedir. 

Hukuk sistemimizde “kanunu bilmemek mazeret sayılmaz” ilkesinin katı bir şekilde uygulanması, zaman zaman adalet duygusunu zedeleyebilecek sonuçlara yol açabilmekteydi. 765 sayılı TCK’da bu ilke sert bir şekilde uygulanırken, 5237 sayılı TCK’da önemli bir değişiklik yapılmıştır. Kanunun 4. maddesinde “ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” şeklinde tekrarlanan bu ilke, aynı kanunun 30/4. maddesinde getirilen bir hükümle yumuşatılmıştır. Bu madde ile “İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz” denilmek suretiyle ilkeye önemli bir istisna getirmiştir. Böylece, ceza kanunlarını bilmemenin mazeret sayılmayacağı kuralı, yalnızca fiilin haksızlığı konusundaki önlenebilir hatalarla sınırlandırılmış ve daha adil bir uygulama alanı yaratılmıştır. 

Fiilî hata ise suçun temel unsurlarına ilişkindir. Bu senaryoda fail, suçun maddi unsurlarından biri hakkında yanlış bir algıya sahip olur. Kısacası fiilî hata, failin dış dünyaya ait gerçeklikleri eksik, yanlış veya olduğundan farklı algılamasını ifade eden bir kavramdır. Bu algılama hatası, duyu organları aracılığıyla edinilen bilgilerin yanlış yorumlanmasından kaynaklanır. Fiilî hata, suçun objektif unsurlarından bir veya birkaçına yönelik olmalı ve esaslı nitelik taşımalıdır. Bu hatanın konusu, suç fiilinin pozitif unsurları (davranış, zaman, yer, mağdurun özellikleri, maddi konu, araçlar, sonuç ve nedensellik bağı) olabileceği gibi, negatif unsurları (hukuka uygunluk nedenlerinin yokluğu veya varlığının yanlış değerlendirilmesi) da olabilir.

TCK’nın 30. maddesinin 1. fıkrası, suçun maddi unsurları üzerinde yapılan hatayı ele almaktadır. Ancak bu hatanın ceza sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırabilmesi için, “esaslı ve kaçınılmaz” nitelikte olması şarttır. 

Doktrinde, “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunda hatanın mağdurun yaşına veya cinsel ilişkiye gösterdiği rızasına ilişkin olabileceği kabul edilmektedir. 

Failin mağdurun 18 yaşından büyük olduğuna dair yanılgısı, kastını ortadan kaldırarak reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun oluşumuna engel teşkil edecektir. Bu noktada önemli olan husus, mağdurun suç tarihindeki gerçek yaşıdır. Eğer suç tarihi tam olarak belirlenemiyorsa, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uyarınca failin lehine olan tarih esas alınmalı ve buna göre hüküm kurulmalıdır.

Fail, mağdurun reşit olmadığına dair bilgisizlik içerisindeyse veya mağdur sahte bir kimlik kullanarak yaşını gizlemiş ve faili yanıltmışsa, mağdurun yaşının suçun oluşumu açısından esaslı bir unsur olması nedeniyle bu husustaki yanılgı failin suç kastını bertaraf edecektir.

Failin mağdurun yaşına dair bilgisizliğinin kesin ve açık olması gerekir. Ancak fail, kastını kaldıracak ve suçun oluşmasını engelleyecektir. mağdurun reşit olduğu zannıyla hareket etmiş ve bu hususta hataya düşmüşse, bu durum kastı kaldıracak ve suçun oluşmasına mani olacaktır.

Yargıtay uygulamaları, failin mağdurun yaşına ilişkin yanılgısının esaslı, kaçınılmaz ve makul olmasını şart koşmaktadır. 

Bu suçla ilgili olarak, failin 15-18 yaş arasındaki mağdurun cinsel ilişkiye rıza gösterdiği yanılgısı altında hareket etmesi, hatanın önemli rol oynayabileceği diğer bir durumdur. Böylesi esaslı ve kaçınılmaz bir hatanın varlığı halinde, “cinsel istismar” suçu oluşmayacak, ancak “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunun oluşup oluşmadığı değerlendirilecektir.

Fail, 15-18 yaş grubundaki mağdurun özünde cinsel ilişkiye rıza göstermediği bir durumda, mağdurun rızasının bulunduğu yönündeki yanlış kanaatiyle hareket ederek cinsel ilişki eylemini gerçekleştirmişse, bu hatasından yararlanabilmesi için hatanın esaslı ve kaçınılmaz nitelikte olması gerekir. 

Rızanın sınırlarını ve kapsamını belirleme yetkisi, reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda bizzat mağdura aittir. Dolayısıyla mağdur, faile hangi cinsel davranışlara ne ölçüde müsaade ettiğini beyan etmişse, fail bu beyanın sınırları dâhilinde kalmak zorundadır.

Mağdurun rızasının sınırının belirlenmesinde, mağdurun yaşı, olgunluk seviyesi, rızasını açıklama kabiliyeti gibi hususlar dikkate alınmalıdır. Bazı durumlarda mağdur, açık bir rıza beyanında bulunmamış olsa dahi davranışları ve hal ve hareketleriyle zımnen bir rıza göstermiş sayılabilir. Bu gibi karmaşık durumlarda, somut olay özelinde değerlendirme yapılmalıdır. 

Sonuç olarak, failin mağdurun yaşı veya rızası hususundaki yanılgısı, kast unsurunun varlığını ortadan kaldıracak ve bu kapsamda suçun oluşumunu engelleyecektir. Ancak diğer şartların varlığı halinde çocukların cinsel istismarı suçunun değerlendirilmesi söz konusu olabilecektir.

Cinsel İstismar (TCK 103) ile Arasındaki Farklar

TCK’nın 103. maddesi, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar bağlamında önemli bir yere sahip olan “cinsel istismar” suçunu tanımlamaktadır. 

Anılan düzenleme kapsamında; cinsel davranışlar ile çocuğun vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi suçun basit hâlini (103/1-1.cümle) oluşturmaktadır. Suçun basit hâline ilişkin cinsel davranışların belli yoğunluğa ulaşmaksızın ani ve kısa süreli olarak gerçekleştirilmesi sarkıntılık (103/1-2. cümle), “vücuda organ veya sair cisim sokulması suretiyle” gerçekleştirilmesi ise suçun nitelikli hâlini (103/2) oluşturmaktadır. TCK’nın 103/3. ve 103/4. maddelerinde suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri, 103/5. maddesinde özel içtima hâli, 103/6. maddesinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli düzenlenmiştir. 

Cinsel istismar suçunda korunmak istenen hukuki değere ilişkin öğretide çeşitli görüşler bulunmakta olup, korunmak istenen hukuki değerin, “çocukların cinsel dokunulmazlığı ve cinsel gelişimi”, “mağdurun cinsel özgürlüğü ile birlikte çocukların erken yaşta cinsel ilişki ile tanışmalarının önüne geçilerek sağlıklı bir cinsel gelişim sürecinin güvence altına alınması”, “çocuğun fiziksel, cinsel ve psikolojik gelişiminin dışardan bir etki olmaksızın tamamlanması ve çocuk ancak belli bir yaşa ve olgunluğa eriştikten sonra üzerinde tasarrufta bulunabileceği cinsel dokunulmazlığı” olduğu ifade edilmiştir.

Cinsel istismar suçunun mağduru yalnızca çocuklar olabilirken, fail açısından herhangi bir sınırlama öngörülmemiştir. Diğer bir ifadeyle, bu suçun faili herkes olabilir. 

TCK’nın 103. maddesindeki hükümden de anlaşılacağı üzere, kanun koyucu, 15 yaşını doldurmamış çocukların, cinsel eylemlerin mahiyetini ve doğurabileceği sonuçları tam olarak kavrayabilecek olgunlukta olmadıkları düşüncesinden hareketle rızalarını hukuken geçerli saymamıştır. Dolayısıyla, 15 yaşından küçük çocuklara yönelik gerçekleştirilen her türlü cinsel eylem, rızanın bulunup bulunmadığına bakılmaksızın cinsel istismar suçunu oluşturmaktadır. 

Öte yandan, aynı Kanunun 104. maddesinde yer alan “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçuna ilişkin hükümler göz önüne alındığında, 15-18 yaş grubundaki çocukların cinsel ilişki düzeyine ulaşmayan cinsel eylemlere rıza gösterebilecekleri sonucuna ulaşılmaktadır.  

“Cinsel istismar” ve “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçları arasındaki farkın belirlenmesinde iki temel kıstas öne çıkmaktadır. Bu kıstaslardan ilki, mağdurun yaşı, ikinci ise gerçekleştirilen cinsel davranışın niteliğidir.

Karşılaştırma Ölçütü Reşit Olmayanla Cinsel İlişki (TCK 104) Çocuğun Cinsel İstismarı (TCK 103)
Mağdurun Yaş Aralığı 15 – 18 Yaş Arası (Algılama yeteneği olanlar) 15 Yaşından Küçükler (Veya algılama yeteneği olmayanlar)
Rıza Unsuru Mağdurun rızası olabilir. Rıza hukuken geçersizdir; rıza olsa dahi suç oluşur.
Suçun Niteliği Cebir, tehdit veya hile içermez. Cebir, tehdit, hile veya sadece yaş küçüklüğü ile işlenir.
Şikayet Şartı Şikayete tabidir. (6 aylık şikayet süresi vardır.) Şikayete tabi değildir; Savcılık resen soruşturur.
Şikayetten Vazgeçme Davayı düşürür. Davayı düşürmez; yargılama devam eder.
Ceza Alt Sınırı 2 yıldan başlar (Şikayet halinde). Çok daha ağırdır (8, 10, 16 yıl ve üzeri).
Suçun Amacı Cinsel etkileşim (Vücuda organ veya sair cisim sokulması). Her türlü cinsel amaçlı davranış (Sarkıntılık, istismar).

Şikayetten Vazgeçme ve Zamanaşımı

Suçun TCK’nın 104/1. maddesindeki temel şekli, TCK’nın 66/1-e maddesi uyarınca 8 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Buna karşın aynı maddenin 2. ve 3. fıkralarındaki nitelikli halleri açısından TCK 66/1-d maddesi uyarınca zamanaşımı süresi 15 yıldır. 

Üstsoy veya çocuklar üzerinde otorite sahibi bir kişi tarafından işlenen cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, zamanaşımı müddetinin başlangıcı, TCK’nın 66/6. maddesi uyarınca mağdurun reşit olmasıyla başlar. Ancak, suçun basit şekli için bu hükmün tatbik edilebilmesi, şikâyet hakkı süresinin dolmadan şikâyette bulunulmuş olmasına bağlıdır.

  • Şikâyet geri çekilirse ne olur?

TCK’nın 104/1. maddesinde düzenlenen suçun basit halinde, şikayetten vazgeçilmesi halinde, soruşturma veya kovuşturma yapılmayacaktır. Eğer kovuşturma evresinde geçildi ise TCK 73/4 uyarınca düşme kararı verilecektir.

Suçun TCK 104/2 ve 104/3 maddelerinde düzenlenen nitelikli hallerinde ise soruşturma ve kovuşturma re’sen yapılacağından dolayı şikayetten vazgeçilmesiyle bir netice doğmayacaktır.

  • Zamanaşımı Süresi Hesaplama

Suçun basit halini düzenleyen TCK 104/1. maddede 2 ila 5 yıl hapis cezası öngörülmüştür. Bu durumda olağan zamanaşımı 8 yıl, uzatılmış zamanaşımı ise 12 yıl olarak uygulanacaktır.

Suçun nitelikli halini düzenleyen TCK 104/2 ve 104/3 maddelerinde ise 10 ila 15 yıl arası hapis cezası öngörülmüştür. Bu durumda olağan zamanaşımı 15 yıl, uzatılmış zamanaşımı ise 22 yıl 6 ay olarak uygulanacaktır.

Güncel Yargıtay Kararları

 “Sanığın kandıracak nitelikte söz ve davranışlarla mağduru hataya düşürerek, rızasını elde ettikten sonra eylemi gerçekleştirmesi halinde de cinsel saldırı suçunun oluştuğunun kabulünün gerektiği, bu halde hilenin, yöneldiği mağduru kandırabilecek şekilde ve oranda ağır, yoğun ve ustaca, ayrıca sergilenişi itibarıyla mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte olması, mağdurun subjektif durumunun da dikkate alınarak değerlendirme yapılması gereği gözetilerek somut olayımız incelendiğinde; Mağdurenin aşamalardaki istikrarlı anlatımlarına, sanık savunmalarına, tanık beyanları ve tüm dosya içeriğine göre, mağdurenin Kütahya ilinde öğretmen olduğu, gerçek ismini gizleyerek, başka bir kişinin kimliği olan Ü.Y. adını kullanan sanık ile internetten tanıştığı, sanığın Kütahya iline geldiği, yüzyüze görüştükleri, sanığın kendini mağdureye mimar olarak tanıttığı, iki aylık bir arkadaşlıktan sonra mağdurenin sanık ile evlenmeye karar verdiği, sanığın Ankara’daki evinde aile arasında nişan merasimi yaptıkları, peşinden de 2008 yılı Ağustos ayı içerisinde sanığın resmî nikah işlemlerini yapacağını söyleyerek mağdureyi Ankara’ya çağırdığı, sanığın Çankaya Belediyesinde tanıdıkları olduğunu, bu nedenle nikahı evde yapacaklarını söylemesi ile, 20.08.2008 tarihinde elinde bir defterle eve gelen ve kimliği tespit edilemeyen, sanığın nikah memuru olduğunu belirttiği bir şahıs tarafından deftere imzaları alınarak mağdureye evlenme cüzdanının verildiği, ancak sanığın resmî işlemleri takip etmek bahanesiyle evlenme cüzdanını geri aldığı, 27.08.2008 tarihinde de Kütahya ilinde düğün merasimi yaptıkları, bu tören ve düğün merasimlerinden sonra mağdurenin gerçekte evli olduğunu zannettiği sanıkla hile ile elde edilen rızası dahilinde cinsel ilişkiye girdiği, yaklaşık bir yıl boyunca mağdurenin görev yaptığı Kütahya ilinden Ankara iline hafta sonları gelerek gerçek sandığı evliliği sürdürdüğü, keza bu arada sanığın telkin ve hileleri ile mağdurenin arabasını sattırıp parasını aldığı, bankadan kredi çektirdiği, kredi kartını alıp kullandığı, mağdurenin nüfus cüzdanın yenilenmesi ve Ankara’ya tayin talebini ise, Alman vatandaşı olduğundan evraklar ikmal edilmedi diye usuli işlemleri bahane ederek oyaladığı, zamanın uzaması nedeniyle tayin işinin başlatılmamasını nüfus cüzdanının yenilenmemesine bağlayan mağdurenin önce Kütahya Belediyesi evlendirme memurluğuna sonra da nüfus müdürlüğüne giderek sorması ile evli olmadığını öğrenmesi üzerine 30.09.2009 günü sanık hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunduğu, soruşturmaya başlanıp kamu davası açıldıktan sonra sanığın gerçek isminin C.Y. olduğunun ortaya çıktığı olayda, mağdurenin cinsel ilişkiye girme rızasının, kandırıcı nitelikte, yoğun, ustaca sergilenen hileli davranışlarla elde edildiği, gerçekte evlendiği zannı ile zincirleme şekilde cinsel ilişkiye girdiği, ancak bu rızanın gerçek iradesini yansıtmadığı anlaşıldığından..” Yargıtay 14. CD, E. 2013/4640, K. 2013/8615, T. 04.07.2013.

“Sanığın mağdure ile gayri resmi birliktelik yaşamaya başladığı tarihte yaşını on yedi olarak bildiğine yönelik savunması, savunmayı destekleyen mağdure ile babasının ifadeleri, tanık olarak dinlenen mağdurenin babası M.S.A’nın mağdurenin 1991 yılında doğduğunu, eşi ile evliliğinin 1993 yılında gerçekleştiğini, evlilik içinde doğmuş gibi gösterilmesi amacıyla mağdurenin doğum yılını 1993 olarak nüfusa bildirdiğine, sanığın da mağdurenin yaşını on yedi olarak bildiğine yönelik beyanı, yine mağdurenin köyden komşuları olan tanıklar F. İle M.’nin mağdurenin 1991 yılında doğduğunu belirtmeleri, Adli Tıp Kurumundan alınan mağdurenin nüfusa kayıtlı olan yaşına göre suç tarihinde on beş yaşından küçük olduğu tespitini içeren raporların ise genetik, hormonal ve coğrafik yaşam alanı gibi faktörler nedeniyle değişkenlik gösterebilmesi ve sadece maddi bir durumun ortaya çıkarılmasına yarar sağladıkları nazara alındığında; subjektif nitelikte olan yaşta hata savunmasının aksini ispat eden delil mahiyetinde olmamaları karşısında, 5237 sayılı Kanun’un 30 uncu maddesinde düzenlenen hata hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunduğu nazara alınarak sanığın hataya düştüğü yaşa göre eylem soruşturulması ve kovuşturulması şikayete tabi olan reşit olmayanla cinsel ilişki suçunu oluşturup şikayet yokluğu nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verilmesi gerekirken suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. CD, E. 2023/1171, K. 2023/2013, T. 05.04.2023

“Suç tarihi itibariyle onbeş yaşını tamamlamasına kısa bir süre kalan mağdurenin soruşturma evresinde ” … evlerine gittiğim şahıslar benim kaç yaşımda olduğunu bilmiyorlar…” şeklindeki beyanı, sanık ile müdafiin aşamalarda mağdurenin yaşı ve görünümü konusundaki savunmaları ve tüm dosya kapsamına göre, 5237 sayılı TCK’nın 30. maddesi hükümlerine göre hata halinin mevcut olup olmadığının tespiti için mağdurenin suç tarihi itibariyle görünüm olarak onbeş yaşından küçük olduğunun anlaşılıp anlaşılamayacağı, içinde bulundukları sosyal ve kültürel durumları da dikkate alınarak sanığın mağdurenin yaşı konusunda hataya düşmesinin mümkün olup olmadığı araştırılarak mahkemenin dosyadaki tüm verilerle beraber kendi gözlemini de tespit edip, gerekirse bu konuda bilirkişi incelemesi de yaptırılmak suretiyle tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre, sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi…” Yargıtay 14. CD, E. 2016/3667, K. 2016/5743, T. 09.06.2016. 

“K..’nin anne ve babası olan sanıklar Mu. ve Me.’nin başlık parası karşılığında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesinin 21.12.2012 tarihli raporuna göre suç tarihi itibariyle onaltı yaşı içerisinde bulunan mağdureyi K. ile gayri resmi olarak evlendirip kendi evlerinde kalmalarına müsaade ettikleri ve bu sürede K. ile mağdurenin bir kaç kez rızaen cinsel ilişkiye girdikleri dosya kapsamından anlaşıldığından, yardım eden sıfatıyla sanıklar Mu. ile Me.’nin TCK’nın 104/1, 43/1 ve 39. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları yerine dosya içeriğine uygun düşmeyecek şekilde beraatlerine karar verilmesi…” Yargıtay 14. CD, E. 2015/4290, K. 2015/10517, T. 12.11.2015. 

“Sanıklar N. ve S. mağdure ile anal ve vajinal yoldan birden fazla kez ilişkiye girmiş iseler de ; TCK’nın 43.maddesinin uygulanabilmesindeki ilişki sayısı erkeğin cinsel yönden boşalma sayısına göre değil iki cinsel ilişki arasında kast yenilenecek kadar süre geçmesi ile oluşur. Beyanlardan sanıklar N. ve S. ‘nin mağdure ile odada yarım saat veya biraz daha uzun kaldığı, bu süre içinde birden fazla kez cinsel ilişkiye girmiş iseler de TCK’nın 43.maddesinin uygulanması için gerekli kast yenilenmesinin olmadığı; TCK’nın 43.maddesinin uygulama şartlarının oluşmadığı…” Yargıtay 9. CD, E. 2022/8260, K. 2023/3079, T. 11.05.2023.

“Mağdure beyanı, savunma, tanık anlatımları ile tüm dosya kapsamına göre suç tarihinde onbeş yaşını bitirip onsekiz yaşını tamamlamamış olan mağdurenin, kaldığı kız yetiştirme yurdundan kaçıp Gaziantep’e gelerek sanıkla buluşmasının ardından yanlarında tanık U. olduğu halde Burç ormanına gittikleri, burada biraz alkol alarak arabaya bindikleri, bir süre sonra arabadan midesinin bulanması nedeniyle inen sanığın, peşinden yardım etmek için gelen mağdureye aniden saldırıp yere yatırdıktan sonra kemerini çözerek pantolonunu çıkarmaya çalıştığı sırada mağdurenin yardım istemesi ve tanık U.’nun tokat atıp engellemesi sebebiyle eylemini tamamlayamadığı, daha sonra mağdure ile sanığın olay yerinden ayrılarak sanığın tanıdığı olan tanık D.’nin evine gittikleri, o anda evde sadece D.’nin oğlu tanık M.S. bulunduğu, sanık ile mağdurenin geceyi bu evde aynı odada geçirip üç-dört kez rızaen cinsel ilişkiye girdikleri ve ertesi sabah tanık M.S. ile birlikte kahvaltı yaptıktan sonra evden ayrılıp gittikleri parkın tuvaletinde tekrar cinsel ilişkiye girdikleri sabit olduğundan, her ne kadar mağdure aşamalarda, olay gecesi tanık D.’nin evinde sanığın kendisiyle zorla cinsel ilişkiye girdiğini beyan etmiş ise de, sanığın savunmalarında cinsel ilişkilerin rızayla olduğunu belirtmesi, tanık M.S.’ın gece boyunca herhangi bir ses duymadığını, mağdurenin bağırma ve çağırmasının olmadığını söylemesi ve sanık ile mağdurenin ertesi sabah kalkıp beraber kahvaltı yaptıktan sonra evden ayrılıp gittikleri parkta tekrar ilişkiye girdiklerinin anlaşılması karşısında, olay gecesindeki cinsel ilişkilerin cebir, tehdit veya hile ile gerçekleştiğine dair mağdurenin soyut beyanından başka delil bulunmadığından, mevcut haliyle anılan ilişkilerin rızayla gerçekleştiği kabul edilip Burç ormanında gerçekleşen eylem dışındaki ilişkilerin 5237 sayılı TCK’nın 104. maddesinde düzenlenen zincirleme şekilde reşit olmayanla cinsel ilişki suçunu oluşturduğu, Burç ormanında gerçekleşen eylemin ise çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçuna teşebbüs olduğu gözetilmeden ve Burç ormanında gerçekleşen olay hükmün gerekçesinde değerlendirilmeden, dosya içeriğine aykırı olacak şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 14. CD, E. 2015/2612, K. 2017/5958, T. 27.11.2017.

“Oluş ve kabule göre; aralarında duygusal yakınlık bulunan mağdure ile sanığın, 2009 yılı Mart ayı ve 2010 yılı Ocak ayı içerisinde iki kez rızaen cinsel ilişkiye girdiklerinin ve her iki eylem arasındaki süre ve eylemlerin oluş şekli nazara alındığında, sanığın suç kastının yenilendiği ve eylemlerin ayrı ayrı suç oluşturduğunun anlaşılması karşısında…” Yargıtay 14. CD, E. 2013/2402, K. 2014/12359, T. 10.11.2014.

Sıkça Sorulan Sorular

  • Reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda evlenince ceza düşer mi?

Hayır, mevcut yasalarımıza göre evlilik cezanın ortadan kalkmasını sağlamaz.

  • Rıza olması cezayı engeller mi?

TCK 104 kapsamındaki suç zaten rıza ile işlenen bir suçtur. Bu nedenle rıza cezayı engellemez, sadece suçun niteliğini değiştirir.

  • Adli para cezasına çevrilir mi?

Hayır, cezanın alt sınırı 2 yıl olduğundan dolayı adli para cezasına çevrilmesi mümkün değildir ancak gereken şartlar sağlanıyor ise hükmün açıklanması geri bırakılabilir.

  • Hangi yaş aralığını kapsar?

15 yaşını bitirmiş ancak 18 yaşını doldurmamış kişiler. 

  • Ceza aralığı nedir?

Suçun basit halinde 2-5 yıl hapis cezası, suçun nitelikli halinde ise 10-15 yıl hapis cezasıdır.

  • Şikâyet geri alınırsa dava düşer mi?

Suçun basit halinde şikayet şartı bulunduğundan, şikâyet geri alındığında dava düşer  ancak nitelikli hallerde şikayet şartı aranmadığından dava re’sen devam eder. 

YASAL UYARI: İşbu yazı ve internet sitesindeki diğer içerikler, avukatlık mevzuatına ve TBB Reklam Yasağı Yönetmeliğine uygun olacak şekilde hazırlanmıştır. Sadece bilgilendirme amaçlıdır, bu materyallere dayanılarak yapılacak hiçbir işlem için sorumluluk kabul edilmemektedir!